“Hiç ‘ben gidersem yıkılır’ diye bir yerde durdunuz mu?”
İnsanın bu hayattaki en büyük savaşı yine kendisiyle. İçimizde büyüttüğümüz “kendimiz”, zamanla o kadar genişliyor ki doğruyu görmek zorlaşıyor. Birinin bize duyduğu aşkı, “gidersem yaşayacağı yoksunluk” sanmak; aslında onun yokluğumuzla ne yapacağını değil, bizim onsuz ne olduğumuzu fark edememek… Ne acı.
Yıkmamak adına kaldığımız her yerde, ayrıldığımızda yaratacağımız yıkımın farkında olmamak büyük bir acizlik. “Ben gidersem yıkılır” diye durduğumuz yerde, aslında bizi sevenin var ettiği bir varlık olduğumuzu; varlığımızın, sevdiğimiz kadar sevilmeye de muhtaç olduğunu bilmemenin getirdiği bir düşünsel çürüme var. Günler böyle geçiyor ve sonunda fark edilen tek bir gerçek kalıyor:
Yoksunluk yaşatacağını sanırken, seni bekleyen şey pişmanlık oluyor. Karşılıksız sevginin, koşulsuz sadakatin değeri ise hep iş işten geçtikten sonra anlaşılıyor.
Hayatın en büyük sihiri, her şeyin bir “an”dan ibaret olması ve bir anda değişebilmesi. Dün en sevdiğinin bugün yok olması, dün olmayanın bugün hayatının merkezine yerleşmesi… Yaşamın büyüsü tam da burada.
Değer görme ve birinin hayatında “önemli” olma arzusunun bizi taşıdığı yerlere bakıyorum. Çoğunun suni birer zirve olduğunu görüyorum. Kendi emeğimizle inşa etmediğimiz, bir başkasının “an”larına ve “en”lerine bağlı olan hiçbir yer aslında bize ait değil. Bunu anlamak neden bu kadar zor, neden bu kadar geç oluyor, uzun uzun sorguluyorum.
İnsanın idrak noktasında nasıl bir tutulma yaşanıyor da, bir gün bir başkasının elinden alabileceği o tahta bu kadar yanıp tutuşuyor? Oysa bu, evlat gibi organik bir bağ değil; bir gün, bir yerde denk gelmekle başlayan bir denkleşme. O an başka yöne baksan, başka bir şeyle ilgilensen, otobüs beş dakika geç kalsa olmayacak bir karşılaşma.
Ve işte tam burada durmak gerekiyor.
Bu karşılaşmalara, bu rast gelişlere “aşk” demek kolay. Romantize etmek, anlam yüklemek daha da kolay. Ama gerçek aşk, rastlantıların omzuna bırakılacak kadar zayıf bir şey değil. Hatırla; bu ilk denk geliş değil. Daha önce de oldu ve bitti.
Aşk tesadüfleri sevmez. Aşk özveriyi sever, sadakati sever, emek ister. Sürprizi sever belki ama tesadüfü sevdiğine bugüne kadar rastlamadım. Tesadüf, olsa olsa romantik komedi filmlerinin senaryosudur; gerçek hayatın değil.
Ne diyorduk?
“Ben gidersem yıkılır” hissiyle bir yerde durdunuz mu hiç?
Ya da “O giderse biterim” düşüncesiyle korktunuz mu?
Yaşadıklarım, gördüklerim ve duyduklarım bana şunu öğretti:
Yıkılır diye duran durmasın, biterim diye korkan korkmasın.
Bir ilişkinin bitişinde olabilecek en kötü şey, becerilememiş bir vedadır. Vedalaşılmış her ilişki, geçmişte kalan bir tecrübedir. Ne biri gitti diye biri yıkılır, ne biri gitti diye biri biter.
Vedalaşılamayanlar mı? Onlar hep bir veda arar.
Kendinize bir iyilik yapın. Eğer bu işin egosuna sahipseniz egonuzla, korkusuna sahipseniz korkunuzla vedalaşın.
Vedalaşın…
Çünkü iyi yapılmış bir veda, muhteşem bir merhabadır.
Vesselam.

Yorum bırakın