Nereden çıktı bu kelebekler?


Dünyanın düzeni üzerine düşünmediğim yıllar olmuştu.

O zamanlar sadece yaşamaya odaklıydım; neyin, nasıl, neden var olduğu üzerine pek düşünmeyen, belki de henüz idrak yeteneği kazanmamış biriydim. Meğer insan dünyanın düzenini, ancak dünya onu iyice “düzünce” anlıyormuş. Bunu acı bir tecrübeyle öğrendim.

Sonra, düşünmediğim kadar çok düşünmeye başladım bu düzeni. Kimi için kirli, kimi için puslu, kimi için kapkara, kimine göreyse rengârenk… Parmak izi gibi herkese farklı. Binlerce mutluluk, binlerce acı; hepsinin dozu başka. Devası bulunmayan dertler, deva olma derdiyle tüketilen ömürler, feda edilen hayatlar… Hep bir çaba, hep bir arayış.

Oysa başlarken sonu belli olan bir dünyanın içinde neden bu beyhude çaba? İnsan olmak böyle bir şey mi olmalı? Bir şeylere sahip olmak için insan hep didinmeli mi?

Bulunduğumuz yerin bizim için en iyisi olmadığını nereden biliyoruz? Seçtiğimiz şeyin, terk ettiğimizi aratmayacağını kim garanti edebilir? Bizi yeni ufuklara sürükleyen heyecanın gizemi mi, yoksa bitmeyen “daha iyisi” merakı mı? Daha binlerce soru ve bilinmeyenle baş başa kaldım. Neden mi?

Hayatın gizeminin sevmek değil, sevilmek olduğunu biri bana seve seve öğretti. İnsanın kendini sevdiğinde değil, sevildiğinde bulduğunu… Tüm kötülüklerden ve zorbalıklardan kaçarak sığınmaya çalıştığın kişinin, seni bir gündelik heves uğruna yok sayabileceğini…

Bu durumu Zeliha, “Körün gözü açılınca ilk bastonunu kırarmış,” diye açıkladı. Haklıydı. Bir yerde okumuştum benzerini: “Yağmur bitince şemsiye yük olurmuş herkese.”

İnsan, yaşamadan idrak edemeyen; en sevdiğinden kazık yemeden büyüyemeyen bir varlık. Buna bir isim de vermişiz: Tecrübe. Hayatımızın merkezine aldıklarımızın dünyamızda yarattığı depremlere, geleceğe bakışımızda açtığı yıkımlara, belki de ileride gerçekten hak edenin elinden alacağımız onlarca güzel şeye “tecrübe” demişiz.

Geçmişin hatasını geleceğimize taşımış, pişmanlıklarımızı günahsızdan çıkarmışız. Bir de yetmezmiş gibi, kendini ispat sorumluluğunu yüklemişiz en masumun omuzlarına; sanki hataları yapan biz değilmişiz gibi. Ne güzel de ödetmişiz geçmişin karanlığının bedelini…

Bu dünya düzeninde kaderimizi yazan kalemin bir rengi var mı? Yoksa biz mi mutlu anları pembe, mutsuz anları siyah, umutsuz anları griye boyuyoruz? Nasıl ki kömür gözlüler kaderimize kara çalamıyorsa, her deniz gözlü de bizi sonsuz bir okyanusa götürmüyor değil mi?

İnsan, en nihayetinde, tercihlerinin sonucunu yaşıyor. Gözünün önündekini göremeyecek kadar kör olan da, o körlükten uyanan da aynı insan. Yaşanılan anın içindeki sevgi yoksunluğu, sevilme arzusu, belki de kaybetme korkusu… Adının bir önemi var mı?

Benliğinden vazgeçilen her durumun, sığınılacak bir liman aranan her anın içimizde yarattığı acizliğin adı gerçekten aşk mı?

Dedim ya, bir yerden sonra çok düşündüm diye… Şimdi dönüp bakıyorum: Nereye geldim? Nelerden vazgeçtim? Neleri geride bıraktım? Eski ben ile yeni ben arasında ne fark var?

Heba olan günlere yanmamayı, herkesi ak kendimi kara görmemeyi, olduğum yerin varmak istediğimden daha güzel olabileceğini kabul etmeyi, konfor alanlarımı terk edebilmeyi; kimsenin her şeyi olmamakla kimseyi her şeyim yapmamak arasındaki çizgiyi korumayı; insanları yarı yolda bırakmamakla kendimi yarı yolda bırakmamak arasındaki o ince dengeyi kurmayı öğrendim. Günahsıza günah yüklememeyi, yaprakla vedalaştı diye dala küsmemeyi de…

Aşk, insan bedeninde döngüsü hiç bitmeyecek bir iklim. Kışı, ilkbaharı, yazı ve sonbaharı içinde barındırıyor. Tıpkı hayat gibi.

Başlıyor, yaşanıyor ve bitiyor.

Bonus:

Aşk dozunda bir zehir mi,

Yoksa yaşanılan yalnızlığın ilacı mı?

Tüm damarlarımızda dolaşan…

Şimdi biz zehirlendik mi,

Yoksa iyileştik mi?

Peki nereden çıktı bu kelebekler?

Yorum bırakın