Seyyah


Leyla gibi sevilme arzusuyla, Mecnun gibi âşık olup; varlığını ödül saydığımız insanlara en değerlimizi, ömrümüzü kurban ediyoruz.

Tüm dertleriyle savaşabilecek gücümüz olduğunu, her mücadeleden galip çıkabileceğimizi ve her an, tüm varlığımızla yanında olabileceğimizi düşünüyoruz.

Ama bir gün acı bir gerçekle tanışıyoruz:

Onca savaşı, onca zorluğu alt etsin diye uğruna çabaladığımız insanın, her şey bittiğinde bizi vurabileceği gerçeğiyle…

Sanıyoruz ki sıra bize gelecek.

“Şimdi ben buradayım, senin ne derdin varsa birlikte aşacağız,” diyecek.

Birlikte yaşam mücadelesi vereceğiz.

Oysa bilmiyoruz…

“Karşılıksız, amasız, lakinsiz” sevmenin ödülünün bazen sadece nankörlük olabileceğini.

İyikilerle andığımız, en iyileri yaşasın dediğimiz birinin; keşkelerin öznesi hâline gelmesi…

Ne acı, değil mi?

Bir ömür adadığın insana bir ömrü kurban etmiş olmanın o keskin hissi…

İnsanın içinde taşıdığı bir iz, bir sızı, bir hikâye olarak kalıyor.

Neden insan hep acıyla olgunlaşıyor?

Neden aşkın en saf hâli; bir ney sesi gibi uzakları, sessizliği, dinginliği ve yalnızlığı çağrıştırıyor?

Sevmenin, ama en çok da sevilme arzusunun rotasız seyyahıdır gönül.

Yetersiz sevildikçe daha çok veren, belki o da daha çok sever diye çabalayan bir seyyah…

Öyle bir yol ki bu; kendini kaybettikçe daha çok kaybolduğun bir kısır döngü.

Bulunduğun yerin olmak istediğin yer olmadığını bilirsin ama ne geri dönecek bir yerin vardır ne de dönmeye cesaretin.

Kendini, daha çok çabalamaktan başka seçeneğin olmadığına öyle inandırırsın ki gözün hiçbir şeyi görmez.

Hayaller ve gerçekler birbirine karışır.

Ve tek gerçeğin, sımsıkı tutunduğun o aşk olur.

Sen artık bir Eylül’sündür.

Yaprak dökersin, sararırsın, solarsın… ama hâlâ kendini Nisan sanırsın.

Yeşerdiğini, Mayıs’a vardığını, Haziran’la kucaklaşacağını düşlersin.

Oysa günden güne kurursun.

Gözyaşların yağmur olur, fazla sudan çürürsün.

Sert rüzgârlarla, soğukla çarpışmaktan yorulursun.

Ama yine de o yalancı bahara kapılır, gerçeği göremezsin.

En dibi görmeden uyanamayacağın bir rüyanın sonunda; en dibi görerek uyanırsın.

Ve o an anlarsın:

İçinde yaşattığın şeyin bir aşk değil, bir yara olduğunu.

“Kalkamam,” dersin.

“Yaşayamam… onsuz yapamam, nefes alamam.”

“Ben onunum, o da benim… bu bitemez.”

Neden?

Nasıl?

Ve daha binlerce soru…

Zamanla… önce dönmesini beklersin.

Sonra onsuz da bir hayatın olabileceğini öğrenmeye başlarsın.

Bir gün kendine şunu sorarsın:

“Bu topraklara yeniden bahar gelir mi?”

“Bu kalp tekrar çiçek açar mı?”

“Birine yeniden güvenebilir miyim?”

Sonra fark etmeden birilerini ona benzetmeye başlarsın.

İlgi duyduklarını ona, onu da başkalarına…

Onunla kurduğun hayalleri başkalarıyla gerçekleştirmeye çalışırsın.

Ama olmaz.

Hiçbiri onun gibi olmaz.

Sen hiçbirini onun gibi sevemezsin.

Ve hiçbir şey yarım kalmış bir hikâyeyi tamamlayamaz.

Hepsi birer deneyim, birer aldanış olarak kalır.

Ama sen…

Sen olgunlaşırsın.

Ve belki de en sonunda anlarsın:

Kalbin kırıldığı yerden değil,

Kendine döndüğün yerden iyileşir.

Seyyah’a sevgiyle… 

Yorum bırakın