
İnsanın kendisi için yapabileceği en büyük iyiliğin, içinde bulunduğu durumu kabul etmek olduğunu düşünüyorum. Durum ne olursa olsun, her yönüyle düşünmek; hatalardan ders almak, haklılıklarının peşinden koşmak ve hak olan neyse onu kabul etmek… Kendimize yapabileceğimiz en büyük iyilik bu.
Bu düşünce dünden bugüne gelmedi elbette. Kabul etmeye etmeye öğrendim ben de kabul etmeyi. Önce ayrılıklarımı, hayal kırıklıklarımı, dost kazıklarını, “olur” dediklerimin olmayışını… Neyi çok istediysem ona sahip olamayışımı yaşayarak öğrendim. “Bugün o günkü yaşta olsam şöyle yapardım, böyle yapardım” demelerim, bugünkü kabullenişlerim oldu; o günkü terk edilişlerim…
Tecrübe böyle bir şey işte. Yaş aldıkça mı kazanılır, yoksa yaş akıttıkça mı, inan bilmiyorum. Ama hangisiyle elde ettiğimi sorarsan: acı yoldan.
Çok çaba göstermenin, her gün beklemenin, sürekli talep etmenin ya da tam tersini yapmanın çoğu zaman bir anlam ifade etmediğini yıllar sonra kabul ettim. İçinde olan, içindekini koşul ne olursa olsun yapıyor; yani mesele benimle ilgili değilmiş. Fark etmeden, yıllar içinde küçük küçük kabullenişler yaşamışım. Sonra bir gün dönüp baktım ki; yaşadığım değersizlik hissini, çabalarımın sonuçsuzluğunu, sevgimin kıymetinin bilinmeyişini kabul etmişim.
Kabul ettim ve gittim. Olmadığım bir bedende olma çabasından, yokluğumun bahar olduğu topraklardan, yazımı kışa çeviren o duygudan…
Şimdi kendime verdiğim en büyük ödül, en büyük kazanımım: kabul etmek.
Çiçeğinin açmadığı toprağı sulamanın, gözlerine bakıp gülümsemeyen bir insanın, sırtını yasladığında arkanda olmayanın çabayla düzelecek bir yanı olmadığını kabul ettim.
Bütün emeklerimden ve çabalarımdan sonra, kendimle baş başa kaldığımda dilimden dökülebilecek tek cümlenin şu olduğunu hissettim:
Ben senin yokluğunu kabul ettim;
Dirin beni, ölün cenneti görmesin.
Yorum bırakın